untitled
viviti
untitled
viviti

  'Merkez Sağ'da Dikiş Tutmuyor...

Bu yazıyı yazdığım sırada ANAP Kongresi sürüyordu. Bir birleşme kongresi olarak düşünülen kongre bu yazının yazıldığı sırada daha çok bir "ayrışma" havası içinde geçiyordu.

4 Haziran tarihi partilerin milletvekili aday listelerini Yüksek Seçim Kurulu'na vermeleri için son gün. Ben bu yazıyı 3 Haziran'da yazdığıma göre, hâlâ bir umut olduğu söylenebilir. Çünkü adını Demokrat Parti'ye (DP) dönüştüren DYP ile ANAP arasındaki ayrılığın aday listeleri nedeniyle çıktığı öne sürülüyordu.

Böyle ise liste pazarlıkları son dakikaya kadar devam edebilir, süre dolmadan da kesin bir şey söylemek doğru olmaz.

Sonuç olarak DYP ile ANAP birlikte seçime girseler de girmeseler de aralarına kara kedi girdi. İki partinin birleşme macerası pek tatlı bir hava içinde geçmiyor. Seçimler yaklaşırken böyle iniş çıkışlar çok olur. Bu nedenle bu krizi de seçimlerin neden olduğu bir kriz sayabilir miyiz?

Ancak DYP ile ANAP arasındaki birleşme girişimi gelip geçici bir girişim olarak sunulmadı. Her iki partinin liderleri de kendi geçmişleri olarak saydıkları bir geleneğin sembolü olan Demokrat Parti'nin adı etrafında birleşmeye karar verdiklerini açıklamışlardı. Demokrat Parti, bir askeri darbeyle devrilmiş ve bu darbenin sonucu olarak partinin liderleri idam edilmişti.

Demokrat Parti, bir mağduriyetin, seçim dışı yöntemlerle devrilmiş bir siyasi akımın da sembolüydü. Nitekim onun yerine kurulan Adalet Partisi uzun yıllar bu geleneğin mirasçısı özelliğiyle halkın desteğini kazanmıştı. Mirasçı Süleyman Demirel 'in AP'si ise 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerine çarpmış ve iktidardan devrilmişti.

ANAP, Süleyman Demirel'in yasaklı olduğu dönemin ürünüydü. Demirel, Özal 'ın ANAP'ına karşı çıkarken "Tapulu arazime gecekondu kurdurtmam" deyimini kullanmıştı. Sonuç olarak DYP ve ANAP uzun yıllar aynı seçmen kitlesine seslenmenin yarışma ve çatışmasını yaşamışlardı.

3 Kasım 2002 seçimleri bu iki partinin sandıktaki büyük yenilgisiyle noktalandı. Her iki parti de Meclis dışında kaldılar. 50 yılı aşkın bir süredir devam eden çok partili gelenek içinde "merkez sağ" diye adlandırılan kesimler ağır bir seçim yenilgisine uğrayarak bir çöküş süreci yaşadılar. İki partinin liderleri Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz da aktif siyaseti terk ettiler.

***

Merkez sağın oylarının önemli bir kısmını AKP aldı. AKP yönetimi de "merkez sağ"ı temsil ettiğini öne süren bir söylem kullanmaya başladı. Ne olduysa Cumhurbaşkanlığı seçimi günlerinde oldu. ANAP ve DYP'nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde nasıl bir yol izleyecekleri merakla bekleniyordu. Son dakikaya kadar da destekleyecek gibi bir tavır içindeydiler. Ağar da, Mumcu da "367 şart değil" diyorlardı.

Tam cumhurbaşkanı seçimleri sırasında YÖK Başkanı Erdoğan Teziç 'e bir suikast girişimi yapıldığı haberi duyuldu. ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu, "Türkiye çok kritik günlerden geçiyor, hemen erken seçime gidilmeli ve cumhurbaşkanını da halk seçmeli" diyerek tutum değiştirdi.

O gece Genelkurmay Başkanlığı'nın e-bildirgesi siyasi hayatın ortasına düştü. Türk siyasi hayatı bir asker bildirgesinin gölgesi altında kaldı. Bunu ANAP-DYP birlik görüşmeleri izledi. Birbirlerine çok sempatik mesajlar verdiler. İki partinin birleştiği açıklandı. Sonra, işler bozuldu.

Neden dikiş tutmadı? Birincisi, kamuoyu yoklamalarında "merkez sağ" da olduğunu söyleyen bu birliğe merkez sağ seçmenin pek de eğilim göstermediği anlaşıldı. Bir rüzgâr oluşmadı. Oluşması mümkün müydü? "Merkez sağ" seçmen daha çok mağduriyetlere destek vermeye alışık olduğu için bu birliği heyecanla karşılamadı. DP etrafında birleşeceklerini söyleyenler, bir askeri bildirgenin gölgesinde ve altında kalmışlardı.

Belki daha da önemlisi, belki de bu geleneğin sonu gelmişti. Baksanıza CHP lideri karşı geleneğin en geleneksel ismi Süleyman Demirel'le birlik ve ittifak arıyor. Demek ki artık başka bir düzlem üzerindeyiz.

"Merkez sağ" nerede, "merkez sol" nerede? Demirel nerede, Deniz Baykal nerede?

Türkiye şu anda siyasete yön verenlerin çok ötesinde arayışlar içinde... Siyaset ise başka geleneklerden medet umuyor...

Oral Çalışlar                   04.06.2007


CHP solun değil devletin partisidir



Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu, Muhtıraya tepki göstermeyen CHP'nin siyasi parti vasfı taşımadığını, böylelikle sistemi tıkadığını, siyaseti bitirdiğini ve Türkiye'yi çok kritik bir bölünmeye sürüklediğini belirtti.

Darbecilerle ittifak siyaseti…
Vizyonsuz geçen yıllar demokrasinin darbe aldığı, özgürlüklerin da-raldığı dönemlere tekabül ediyor bizde. Bu tür süreçlerde belirleyici olan “siyasetsiz siyasettir”. Kuşatılmış ve düşürülmüş olan siyasetler, şekil ve görüntüden ibaret kalırken, felsefi derinlik ve duruş problemini de derinlemesine yaşıyorlar. Bugün de önümde duran tablo aynıdır; siyasetin ve siyasetçinin vizyonsuzluğudur, ilkesizliğidir, korkaklığıdır, sığlığıdır, küçük hesaplarıdır, aklının hislerine yenik düşmesidir. Türk siyasetinde değişim daha dinamik ve kendini sorgulayıcı olabilse “siyasetin yenilenme”, “hastalıklarından kurtulma” ümidi kendiliğinden doğmuş olacak. Fakat Türk siyasetinde, siyasi figürlerin değişiminin çok büyük oranda darbe veya ölümle gerçekleşiyor olması, siyaseti tüketen başat faktörlerdendir. Öyle ki

bizde başarısız lider yoktur, kovulmuş lider vardır. Her başarısızlık dış faktörlerin ihanetiyle izah edilir ve kendine bir kurtuluş ve orada kalış imkânı bulur. Bu da “kendine siyaset”ten başka bir şey değildir.

Kendi bekası için devletçi olurlar, ulusalcı olurlar, darbeci olurlar, darbe yapanlarla kol kola girerler… Bunlar demokrasiyi, özgürlükleri, normalleşmeyi, farklılıklarıyla birilikte toplum inşa etme iradesini dinamitliyorlar. Bu tür siyasi görünümlü “rozet siyasetçilerinin” marifetiyle siyaset içerinde dinamitlendi bir kere daha. Meclis'in iradesi düştü. Hepimiz biliyoruz ki, kışla eğer siyasetin içinden destek görmezse ne muhtıraya yeltenebilir ne de siyasi bir demeç verebilir. Siyasi alanı tıkayanlar, darbecilere zemin hazırlıyorlar, adına da “ülke elden gidiyordu” diyorlar… Belli ki demokrasi ve özgürlükler onların hesaplarının düşmanı. Merak etmeyin, devlet yerinde duruyor. Kim kiminle ittifak ederse etsin “iktidarları” ellerinden gidiyor…




Türkiye siyaset üretememenin getirdiği kriz durumuna bir kere daha düştü. Bu durumda gerçekçi bir çıkış yolu bulmak yerine kendimizi tekrar edip duruyoruz ve sistem kilitleniyor… Özellikle muhtıradan sonra aynı şeyleri konuşmaya başladık.

Sistemin iç ve dış faktörlerle ve en çok da gece yarısı muhtırasıyla kilitlendiği Türkiye'de gördük ki, demokrasi savunmasız, demokratlar da gittikçe yalnızlaşıyor…

Sürekli ve uzun döneme yayılan bir tekerrür var. 1909'daki 31 Mart olayını ya da oradan sıçrayıp Menemen'i düşünün. 31 Mart'ta bir tarafta İttihatçılar, karşılarında da muhalif olan herkes vardı. İttihatçılara muhalif olanlar aralarında hiç bir ayrım yokmuş gibi blok olarak algılanıyorlardı. Hâlbuki bunların aralarında önemli farklar vardı. Mesela sahiden “dinci” diyebileceğimiz bir grup vardı, ama bir yandan da Prens Sabahattin gibi bir liberal vardı. Fakat İttihatçılara karşı olmak Prens Sabahattin'e de “mürteci” demek için yeterliydi. Dün olduğu gibi bugünde devletin kendini konumlandırış biçimi değişmedi, ya bendensin ya da düşmanımsın.

“Düşman” ilan ettikleri karşı blok da kendi aralarında farklılıklarını konuşamaz olunca siyaset üretilemiyor…

Evet ama siyaset bu değil. İnsanlar anlaşamadıkları noktaları konuşabilmeliler, birbirlerine iti-razlarını yapabilmeliler. İttihatçı zihniyet siyasetin üzerine kara bir bulut gibi indiğinde karşısındaki herkesi aynılaştırıyor. Bugün de onların mürteci dedikleri ile liberaller, demokratlar arasında bir fark kalmadığını görüyoruz. Düşünün ki, Fethi Okyar gibi, Ahmet Ağaoğlu gibi isimler bile mürtecilikle suçlanıyor. Bu günde sürüp giden bu tür saptırmalar çok zararlı. Biz demokratlar muhtıraya karşı tavır aldığımızda mürteci duruma düşürülüyoruz.

Onlara göre üç şeyden birisi-yiz; mürteci, devlet karşıtı ve TSK'yı yıpratmak…

Tabii toplumu böyle kuşatırsanız tartışma ve konuşma zemini ortadan kalkar ve siyaset biter. Siyaset bi-tince devlet ile siyasal alanda bulunan herkesin arasındaki gerilim oluşuyor. Siyaset, devletin yanında yer almaya ve yer almamaya indirgeniyor.

İTTİHATÇILIK CHP'DE YAŞIYOR

“Korku” ve “düşmanlık” iki kavram üzerinden üretilen bir da-yatma.

Evet, onun için bu tekerrür var. İttihatçı zihniyet işte budur. Sürekli “devletin muhafazası” üzerinden düşünüyor, “devlet elden gidiyor” kaygısıyla siyasete göz açtırmıyor.

Siyaset yapanlar gerçekten devleti tehdit mi ediyorlar Türkiye'de?

Hayır, ben bu korkuya kesinlikle prim vermiyorum. Bu korku ittihatçı zihniyetten itibaren, cumhuriyetin kuruluşunda da gündeme gelmiş ve o zihniyet hâlâ yaşadığı için korkuları da üretiyor. Unutmayalım ki korkuyla siyaset yapılmaz. Belli ölçülerde de olsa işleyen bir sistem vardı, Anayasa Mahkemesi'nin karar vermesi de bu bağlamda değerlendirilebilir. Mitingler yapıldı, eminim ki aralarında darbeyle barışık olmayan çok insan vardı. Fakat o mitingler de muhtıranın gölgesinde kaldılar. TSK mızrağını atınca toplumu ikiye böldü, bir tarafta.

Sonsuza kadar düşman olanlar ve sonsuza kadar yandaş olanlar…

Evet, “ne olacak asker de siyasi fikrini beyan etsin” diyenler var. Hayır asker siyasi fikir beyan edemez, asker askerliğini bilir. Görüyorsunuz muhtırayla ikiye bölündü toplum. En büyük zararı budur Türkiye'ye.

MİTİNGLERE MİLİTARİZM HAKİM

Mitinglerde AK Parti karşıtlığı ve laiklik vurgusu var. Demokrasi es geçiliyor. Mitingler de bir bölünmenin sonucu mudur?

Tepki vermek iyidir ama mitinglerin militarist bir ruhu vardı. Siyaset karşıtı duruş ve orduyu davet eden söylemler çok rahatsız ediciydi. Bir başka rahatsız edici unsur da ulusa dair imgelerin yoğun olmasıydı.

Laikliğe indirgenmiş bir sol söylem var arka planında…

Ben artık ona sol demiyorum. Kerameti kendinden menkul bir parti halene geldi CHP. CHP'ye hâlâ siyasi parti denebilir mi, şüpheliyim. Çünkü her siyasi parti muhtıra karşısında doğal olarak tepki verir. CHP muhtıraya tepki vermedi… Siyasi alanı korumak bütün partilerin görevidir. Bu onların demokratlıklarının ölçüsüdür…

Siyasetin ivme kaybetmesi, sokaklarda artan ulusalcı ve militarist söylemler yarın için neyin habercisidir?

Daralma, içe kapanma… Demokrasinin öznesi olan “halk”ın içinde Türk olmayanlar da var, Ermeniler var, Rumlar var, Süryaniler var, Kürtler var. Bunları da biraz hiçe sayan bir görüntü var mitinglerde. Bunlar hoş şeyler değil. Son dönemlerde “Türklük” adına işlendiği söylenen cinayetler ortadayken, ben bugün “Türklükle gurur duymanın” günü olmadığını düşünüyorum. Türklükle gurur duyarak sokaklara dökülmek rahatsız edici. Burada ciddi bir milliyetçi etken var. Milliyetçilik dini de kendine kullanıyor.




Mitinglerden iktidar çıkmaz


O militarist ruhlu kalabalıklar sandıktan iktidar çıkartabilirler mi?

Daha şehirli ve batılı bir görüntü ama sayısal olarak küçük bir grup. Batılılık değerlerini değil batılılık görüntüsünü vurgulayan bir topluluk var orada. Modernitenin kendisinden ziyade görüntüsü ağırlıklıdır Türkiye'de. Modern görünmek modern olmaktan daha önemlidir Türkiye'de. Başörtülü kadınlarla ilgili yaptığım çalışmalarda nice başı örtülü kadının gündelik yaşamlarında, ilişkilerinde çok daha modern olduklarını gördüm. Ama siz başı örtülüyü iter, öteki üzerinden okursanız bunu görmeniz mümkün değil.

Bu tür mitinglerde toparlayıcı olan faktör his midir akıl mı?

Çok fazla coşku ve coşku üzerinden hislerle yapılmış bir siyaset vardı.

His yoğunluklu kalabalıkların manipüle edilme ihtimali nedir?

Oldukça yüksek. Tarihte de gördük, çeşitli siyasi faşizan partiler bu hisleri kullanarak iktidara gelirler. Bugün sessizce MHP kenarda bekliyor. Bu ortamdan CHP değil de MHP çıkıp gelirse hiç şaşırmam. Korku hissinden, Türklükle gurur duymak şeklinde kendini gösteren coşkudan faydalanma ihtimali en yüksek siyasi partidir MHP. Bundan sonraki siyaset AKP ve MHP arasında olacaktır. CHP muhtıra karşısında takındığı tavırla Türkiye'nin sosyalist temelli demokratlarını utandırdı. Türkiye de bir sol siyasetin olmamasının tek sorumlusu solu işgal eden CHP'dir. Bu aynı zamanda siyasete verilmiş büyük bir zarardır. Perihan Mağden'in dediği gibi “siyasetin tıpacı” oldu. Siyasi alanı ka-pattı, AKP döneminde laiklik konusunu yücelterek her şeye itiraz ettiler.

MHP ALANINA CHP'Yİ SOKMAZ

CHP yönetimi partide ve bürokraside iktidar olmaya odaklanmış durumda. Seçimle iktidara gelmek gibi niyetlerinin olmadığı anlaşılıyor…

Değil mi ki en milliyetçi parti, bu tavır yakışır CHP'ye. Genç Parti'yle yakınlaşmaları da şaşırtıcı değil. Hatta MHP ile de ittifak düşünürler ama MHP kendi alanına CHP'yi sokmaz.

Bu seçime haki renk damgasını vurabilir mi? Yani seçmen daha büyük olaylar çıkmasın diye gönlünde olmayan bir partiye oy verir mi?

Bu tür seçmen davranışları oluyor…

AK Parti'den kaçar m?

Sanmıyorum…

Asker gelir mi sorusu artık anlamını yitirir mi?

Önemli bir soru... Seçmen bu kadar çıkar hesabına girer mi bilemiyorum.

Askere göre tehlike bu kadar büyükse muhtırayla yetinir mi?

Önceki darbelerde haberini vererek geliyorlardı. Muhtırayı da bir öncü haber olarak almak mümkün ama eski tarz darbe pek mümkün değil.

Darbe olmasa da bir baskı unsuru olarak yerleşebilirler mi?

Olabilir. Darbe bir gecede olan bir olay değil, bir süreç haline geldi. Belki de şu anda o sürecin içindeyiz.




Faşizanlığa da oynuyor


Bu dönemde devlet niye kendisini tehlikede hissediyor? Bu histe CHP'nin önemli bir rolü var. CHP'nin laiklik üzerinden yaptığı muhalefet sanki AKP'nin hiçbir özelliği yokmuş noktasına geldi. Bu da Türkiye'de siyaseti kilitledi. Ayrıca AB sürecinde yapılan yasal düzenlemelerle de bazı kurumlar güç kaybına uğrayınca “Türkiye elden gidiyor”, “devlet tehdit altında” gibi argümanlara sığındılar.

“Laiklik hiç bu kadar tehlike altında olmamıştı” diyen Cumhurbaşkanı Sezer de aynı noktada mı?

Özgürlükçü ve demokrat bir söylemden başlayıp da şimdi gelinen noktaya bakılınca öyle gözüküyor. Herhalde devletin kendine özgü bir kültürü var. “Görev” odaklı iş yapmaya odaklanmışsanız o görev sizi teslim almaya başlıyor ve düşünce sisteminizi değiştiriyor. Cumhurbaşkanı vizyoner olabilirdi ama çok vizyonsuz buldum onu. Türkiye'nin Sezer'i hatırlayacağı hiçbir eser yok ortada. Kırmızı ışıkta durdu, pazardan alış-veriş yaptı demek yetmiyor. Bunlar kötü değil ama çok eksik…

Bu süreci sürükleyen partinin devlete yapışmış olması onun siyasetini otoriter ve faşizan olarak tanımlamamıza yeter mi?

Otoriter karakteri kesin ama faşizanlığa da oynuyor, o mitinglerin gözde partisi olmayı da diliyor. Mitinglerde cumhuriyeti kurtarmak adına parlamento karşıtlığı yaparsanız, bu cumhuriyet için de tehlikeli hale gelir.

Cumhuriyeti asker kurdu asker korusun mu deniyor?

Böyle yazan köşe yazarları çıktı… Önümüzde seçim var ama şu anda Türkiye'nin en önemli sorunu siyaset karşıtlığıdır. Parlamento kurumundan bu kadar çabuk vazgeçiliyor alması çok tehlikeli.

Bu kaçış sistemin oturmadığını göstermiyor mu?

Yıllardır “vesayet rejimidir” diye yazıp durduk. Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle vesayet durumu değişiyor derken, bir gecede alt üst olduk, eskiye döndük, gördük.

DYP ve ANAP'ın birleşmesinin siyaset açısından bir anlamı var mı?

O birleşmeden umutlu değilim. İkisi de fazla iktidar odaklı düşünen liderler. Sorunlu bir birliktelik. Milletin itibar edeceğini sanmıyorum. Mitingler coşkulu geçse de Türk halkı sandığa gittiğinde son derece sağduyulu akılcı davranır… Meclis'e üç parti girebilir AKP, CHP ve MHP.

Beş yıla baktığında AK Parti siyasetini devlet için tehdit olarak niteleyebilir misiniz?

Hâlâ bu korkuyla AKP'ye yaklaşılmasını anlayabilmiş değilim. Eleştirilecek yanları elbette var ama yanlışları başka, tehdit olması başka bir şey. Bu tür yaklaşımların da etkisiyle Türkiye'de insanlar birey olmadan vatandaşlığa sıçradılar. Dönüp birey olmak istediklerinde de vatan haini durumuna düşüyorlar.
MEHMET GÜNDEM
mgundem@yenisafak.com.tr

2007-05-18 15:25:19



 

Laiklik elden gidiyor demek doğru mu?




İki gündür kendimce yeni bir 'sosyal kümeler' teorisi yazmaya, iki kümeyi tanımlamaya çalışıyorum. Dün bu köşede bu kümelerden biri olan, yabancı korkusu ve düşmanlığına dayalı zenofobikler kümesini uzun uzun anlatmaya çalıştım. Bugün ilk gün kabaca söz ettiğim diğer kümeyi, 'dağdan gelip bağdakini kovanlar'a karşı 'bağın sahibi ve bekçisi' olduklarını düşünenlerin kümesini yazmak istiyorum.
Ben hep Türkiye'de siyasetin Prof. Dr. Şerif Mardin'in söylediği, Prof. Dr. İdris Küçükömer'in de üzerine onca şey yazdığı merkez-çevre teorisiyle açıklanabildiğine inandım.

Bana göre Türkiye'de toplumu iç içe geçmiş çemberler olarak hayal edecek olursak, bu çemberlerin en ortasında 'merkez'i güçler/kişiler oturuyor. Çemberlerden dışarı doğru gittikçe de toplumun önce orta mahallelerine, sonra da 'kenar mahalle'lerine, varoşlarına, köylerine, mezralarına ulaşılıyor.

Türkiye'de siyaset, dünyanın her yerinde olduğu gibi rant dağıtılarak yapılıyor. Eh, 1950'den beri 'merkez' tarafından 'sağcı' olarak nitelenen partiler iktidarda olduğuna göre bu rant dağıtma işini görece en iyi onlar yapıyor demektir.

Bana göre rant dağıtmak da, illa birilerine haksız çıkar sağlamak anlamına gelmiyor. Elbette bizim siyasi tarihimizi aynı zamanda yolsuzlukların tarihi, yani dağıtılan haksız çıkarların tarihi olarak da okumak mümkün ama az sayıda insana haksız çıkar dağıtanlar aynı zamanda kalabalıkları da en dış çemberlerden daha iç çemberlere doğru taşıma işini de yaptılar, yapıyorlar.
Bana soracak olursanız, bu dış çemberlerden içeri adam taşıma işini, taşıdığı insan sayısına bakarak en iyi beceren parti Demokrat Parti olmuş ama beş yıla yaklaşan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da bence DP ile at başı gidiyor.

İşte o dış çemberden, toplumun mezralarından, köylerinden, varoşlarından kopup gelenler bugün merkeze yaklaşmaya başladı. Esasen kökeni o dış çemberler olan politikacılar ise merkezin de merkezinde oturuyorlar. Bugün bile 'Kasımpaşa kabadayısı' diye anılan, yani bir nevi ikinci (belki de üçüncü, beşinci) sınıf kabul edilen Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olması ihtimali merkezdekileri bu nedenle delirtiyor.

Evet, bence Türkiye'deki çekişme dinci-laik çekişmesi değil, tarife çalıştığım bu zümre çekişmesi. Zaten çekişmeyi dinci-laik çekişmesi haline getirmek için gerçek anlamda bir çaba da sarf edilmiyor.
Görevdeki yedi yılında o merkezle koalisyon kurup onun temsilcisi haline gelen Cumhurbaşkanı bile çıkıyor, 'Rejim ağır tehdit altında' diyor. Onun bu sözlerini merkezdeki taraftar kitlesi 'Laiklik elden gidiyor' diye okuyor.
Oysa 'laikliğin elden gitmesi' yani Türkiye'nin pozitif hukuktan vazgeçip şeri hukuka geçmesi, teokratik bir devlet haline gelmesi çok ama çok uzak bir ihtimal. Bu nedenle de sokakta, sıradan insanların arasında gerçek bir inandırıcılığı yok bu cümlenin.

Gerçek olan, Türkiye'de laikliğin aşındırılıyor olması ve daha da aşındırılmak istenmesi. Türkiye'de laikliği aşındırmaya ilk başlayan parti İsmet Paşa'nın CHP'si olmuş, sonra da bu aşınma hızlanarak devam etmiş.
1930'ların laiklik anlayışı veya Mahmut Esat Bozkurt'un laiklik anlayışı çok geride kalmış, bugün pek çok şey, ezanın Arapça okunmasından Kuran kurslarına, imam-hatiplerden türbanın sokaktaki görünürlüğüne kadar pek çok şey kazanılmış 'hak' haline gelmiş.

Laikliğin aşındırılması, giderek anlamını kaybetmesi dünyanın dört bir yanında ciddi bir siyasi bölünmenin ve mücadelenin konusu. Ama konuya 'Laiklik elden gidiyor' diye girmiyor kimse. Batı'da olan siyasi mücadele bizde yok, olsaydı 'laik' DSP bu ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı'nı uzun yıllar yönetti, bilimsel eğitime sirayet eden dinci dogmaları, en azından biyoloji dersindeki 'akıllı tasarım'ı temizlerdi ama bunu yapmadılar.

Sıra oy almaya geldiğinde Türkiye'de dini hassasiyetlere açıkça karşı çıkacak, bir yandan gerçek dini özgürlükleri savunurken bir yandan da eğitimi ve kamusal hayatı dinsel dogmalardan temizleyeceğini açıkça söyleyecek bir partimiz yok, bunu kabul edelim. Bu anlamda Türkiye'nin bütün siyasi partileri 'dini siyasete alet ediyor.' Evet, kazayla iktidara gelse CHP de dahil.

O yüzden diyorum Türkiye'deki mevcut kavga dinci-laik kavgası değil bir zümre kavgası, 'dağdan gelip bağdakini kovan'la o bağın sahibi ve bekçisi olduğunu düşünenin kavgası.


İsmet Berkan /Radikal   23.04.2007


Taha Kıvanç'ın köşe yazısı

Seçimde sürprize hazır olalım

“Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmaya karar verecekse, bunu, kamuoyu yoklamalarına bakarak yapmayacak; cumhurbaşkanını halk değil Meclis seçecek çünkü…”

İnsan kamuoyu araştırması yapan bir şirketin yöneticisiyle şu günlerde karşılaşırsa ne yapar; evet, ben de öyle yaptım, “Son araştırmanızda Tayyip Bey'in cumhurbaşkanlığına destek ne durumda?” diye sordum; yukarıda okuduğunuz o soruma aldığım cevap… Birkaç ay önce yaptıkları anketlerde büyük bir isteksizlik söz konusuymuş; son araştırmada ise Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına desteğin toplumda hızla arttığını görmüşler…

Buna şans, tesadüf, tevafuk, artık ne derseniz deyiniz, aynı gün içerisinde bir değil tam iki kamuoyu araştırması şirketi yöneticisiyle yolum ayrı ayrı kesişti. İki şirket de son araştırmalarını yeni tamamlamışlar; ikisinde de temel eğilimler aynı çıkmış: Ak Parti açık ara önde, MHP yükselişte, CHP'de düşüş devam ediyor; arkadan gelen partilerin oyları ise baraja hayli uzak görünüyor… Biri, “Genç Parti yüzde 7'ye dayandı” dedi, diğeri ise “DTP'nin bağımsız aday senaryosu ilgi görüyor” tespitinde bulundu…

Akşam, bir baktım, Metropoll firmasının 9-18 Mart 2007 tarihleri arasında yaptığı son araştırma raporu masamın üzerine konmamış mı? Kapağı çevirir çevirmez “Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirdiniz?” sorusunun cevabına baktım. Sizi de merakta bırakmayayım, sonuç (yüzde olarak) şu: Ak Parti 31.2, CHP 12.9, MHP 8, DYP 5.4, DTP 2.8, ANAP 2.6, GP 2.5, SP 2.2… Kararsız ve cevap vermeyenlerin oranı da 17.4…

Kararsızların karar vermeye başladığı sizin de dikkatinizi çekmiştir; oran kabul edilebilir miktara inmiş görünüyor. Kararsızlar dağıtıldığında üç partili bir Meclis tablosu çıkıyor: Ak Parti, CHP ve MHP…

Her araştırmada daha çok siyasî sorular yöneltilir deneklere, Metropoll güncel konularda neler düşünüldüğünü de derinlemesine araştırmış... Bizim dilimizde pelesenk yaptığımız '1 Mart tezkeresi' sözgelimi, acaba bunu işiten her Türk vatandaşı ne dendiğini hemen anlıyor mu? “1 Mart tezkeresini hatırlıyor musunuz?” sorusuna, deneklerin yüzde 65'i hatırladıkları yolunda cevap vermişler…

Halkın önemli bir bölümü (yüzde 56.2) “Tezkerenin reddedilmesi Türkiye'nin lehine oldu” kanaatini beyan etmiş araştırmacılara. “Tezkere geçseydi Irak'ta Kürt federe devleti oluşmayabileceği kanaatine katılıyor musunuz?” diye de sorulmuş; yüzde 51.9 “Hayır, katılmıyorum” cevabını vermiş…

Başbakanın masasının üzerinde durduğunu bildiğim bu araştırmada başka konularda da tavır belirlemede yardımcı olabilecek ipuçları var. Meselâ ABD'nin İran'a saldırma ihtimali… “ABD İran'a saldırırsa nasıl karşılarsınız?” sorusuna “Doğru bulurum” diyenler yalnızca yüzde 4; onların nasıl insanlar olduğunu çok merak ederim doğrusu… “Yanlış bulurum” cevabını verenler ise büyük bir çoğunluk: Yüzde 92.6… “ABD İran'a karşı üsleri kullanmak isterse izin verilmeli mi?” sorusu da hemen hemen aynı cevabı almış: Yüzde 4.9 “Verilmelidir”, yüzde 90.6 “Verilmemelidir”…

Siyasî sorulardan bana göre en çarpıcı sonuç vereni DTP ile ilgili olan bir ayrıntı… Yukarıda gördünüz, unuttuysanız dördüncü paragrafa bir daha göz atınız, oylarını DTP'ye vereceğini söyleyenlerin oranı fazla yüksek değil: Yüzde 2.8… Araştırmacılar farklı bir yöntem deneyip iki merhaleli soruyla gerçek niyeti öğrenmeye çalışmışlar. Önce, “DTP'nin seçime bağımsız adaylarla gireceğinden haberdar mısınız?” sorusu sorulmuş, “Evet” diyenler yüzde 32.8 çıkmış; sonra “DTP'nin bağımsız adaylarına oy verir misiniz?” sorusunu yöneltmişler. Sürpriz de burada; Yüzde 7.7 “Evet, veririm” demiş…

Buradan şu sonuç çıkabilir mi, bilemem: DTP listede karşısına çıkacak olsa oyunu başka partilere (AKP'ye?) vermeyi düşünen geniş bir seçmen kitlesi, bağımsız aday seçeneği önüne konulduğunda, o seçeneği tercih edebileceğe benziyor…

Partilerin dikkate alması gereken bir başka tablo da “Hükümetin tek partili mi, koalisyon mu olmasını tercih edersiniz?” sorusuna verilen cevapla ilgili: Büyük çoğunluk (yüzde 65.5) “Tek parti” derken, “Koalisyon olabilir” diyenler yüzde 26.6…

Partisinin barajı aşamayacağını anlarsa başka partiye oy verebileceğini söyleyenler (yüzde 38.4) de gelecek seçimin sürpriz belirleyicileri olabilir… Bu son soruya yoğun biçimde “Evet” cevabı verenleri merak etmişseniz anlayışla karşılarım (yüzde olarak): SHP 62.5, ANAP 56.5, DYP 44.6, DSP 44.1, CHP 42.1, AKP 37.2… İkinci parti tercihlerinde AK Parti yüzde 30.3 ile diğerlerinden (sözgelimi yüzde 19.6'ya câzip gelen CHP'den) önde.....

Gelecek seçim bayağı çekişmeli ve belki de sürprizlerle dolu geçeceğe benziyor…

t.kivanc@yenisafak.com.tr

(Yeni Şafak)